Hayat hep alıntı... Sen bana ben sana hep bir şeyler öğrettik. İyi de bize kim öğretiyor



Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım




İslam'da İşçi Hakları

18/5/2008 ·

Bir hukuk terimi olarak işçi; başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında

yapmayı üstlenen ve belli bir bedele mukabil meşrû olan o işi yapmak üzere emeğini

kiraya veren kişi anlamına gelmektedir.
 

a) Kur'an'da İş ve İşçi

Ücret karşılığı işçi çalıştırmanın ya da işçi olarak çalışmanın meşrûluğu Kitap, Sünnet

ve icmâ delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i sahiha'da, bazen İslam'dan

önceki semavî dinlerin ücretle çalışma ve çalıştırma uygulamalarından misaller

verilerek bazen de doğrudan hükümler serdedilerek bu husus üzerinde durulmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'de, Hazreti Musa'nın, kendisine peygamberlik verilmeden önce

Mısır'dan ayrılarak Medyen yöresine gittiği, orada davarlarını suvarmaya çalışan

iki kızkardeş gördüğü, onlara yardım ettiği ve kızlardan birinin “Babacığım! Bunu

işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.”
(Kasas, 28/27) diyerek babasından Musa aleyhisselamı işçi olarak almasını

 istediği hikaye edilir. Bunun üzerine, Hazreti Musa, bu iki kardeşin babaları olan

 -muhtemelen- Hazreti Şuayb'ın (aleyhisselam) yanında on sene çalışır; aslında bu kutlu peygamber,
o ailenin koyunlarını güderken aynı zamanda bir nebinin rahle-i tedrisinde

nübüvvet mesleğinin sırlarını da öğrenir. Diğer taraftan, Musa aleyhisselamın işe

alınmasını isteyen ve daha sonra da bu nebiye eş olmakla şereflenen firasetli

kızcağızın vurguda bulunduğu iki vasıf bir işçide aranan şartlar adına çok önemli olsa

gerektir: Bunların birincisi, o işi yapabilecek güç ve kuvvet; diğeri de, güvenilir ve

emin bir insan olmaktır.
Musa aleyhisselam ile Hızır'ın yolculuğu anlatılırken de ücret karşılığı iş yapmaya bir

işarette bulunulur. Onların yolları bir köye uğrar; bu sırada Hızır (aleyhisselam) orada

yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görür ve onu düzeltiverir ama buna karşılık herhangi bir

ücret talep etmez. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “İsteseydin, elbette buna karşı iyi bir

ücret alabilirdin.” der. (Kehf, 18/77)
İslam alimleri, bu ve benzeri ayetleri, bir insanın, diğer bir insan tarafından ücret

karşılığında çalıştırılmasının meşrû olduğunu gösteren misaller olarak zikrede

gelmişlerdir.
Ayrıca, “Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin,

halka haksızlık etmeyin!” (A'râf, 7/85); “Sonra boşadığınız eşlerle ilginiz kesilince

sizin hesabınıza çocuklarınızı emzirirlerse, ücretlerini verin! Aranızda ücret işini meşrû

çerçevede, örfe uygun olarak güzellikle görüşüp sonuçlandırın. Eğer annesinin çocuğu emzirmemesi
sebebiyle sıkıntıya düşerseniz, bu takdirde baba, ücret vererek bir başka

 emziren kadın bulacaktır.” (Talâk, 65/6) gibi ilahî beyanlarla ücret hususunda da bazı

hükümler konmuştur. Bu arada, mealini verdiğim bu ayet-i kerimede, konumuz olmadığı

 için üzerinde durmayacağım ama zikretmeden de geçemeyeceğim önemli bir hususa

 da işaret etmek istiyorum: Çocuğun beslenmesi, bakımı ve görümü öncelikle babanın

vazifesi olduğu için boşanma durumunda anneye emzirme ücreti vermesi gerektiğinin

belirtilmesi insan hakları (özellikle de kadın hakları) ile ilgili bilhassa üzerinde

düşünülmesi icap eden İslamî bir inceliktir.
Başka bir ayet-i kerimede ise, Cenâb-ı Hak, bütün kullarını hem bu dünya hem de

ahiret için çalışmaya davet etmekte ve “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka

şey elde edemez” (Necm, 53/39) diyerek, insanın ancak çalıştığının karşılığını alacağını
anlatmaktadır.
 

b) Rasûl-ü Ekrem'in Beyanlarında Çalışma ve İşçi

Öte yandan, İslam'da Yüce Yaratıcı'ya karşı vazifelerini de yerine getiren bir insanın

çalışması ibadet kabul edilmiştir. Dolayısıyla, işçinin emeği kutsaldır, değerlidir.

Nitekim, Peygamber Efendimiz, “Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha temiz bir

kazanç elde edemez” buyurmuş ve bu konuda Allah'ın elçisi olmasına rağmen kendi

alın teriyle geçimini sağlayan Hazreti Davud'u hüsn-ü misal göstermiştir.

(İbn Mâce, Ticârât, 1) Dahası, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, çocuklarının rızkını sağlamak

veya anne ve babasının ihtiyaçlarını karşılamak ya da kendi ekmeğini kazanmak için

evinden çıkan bir insanın evine döneceği ana kadar Allah yolunda olduğunu söylemiştir.

 Ayrıca, kimseye muhtaç olmamak ve anne-babasını, çoluk-çocuğunu da başkalarına

el açtırmamak için işe giden bir insanın her adımda ibadet sevabı alacağını

müjdelemiştir.
Bir gün, Allah Rasûlü, sahabe efendilerimizden Hazreti Muaz ile musafaha edince

buyurur ki: “Muaz, ellerin nasırlaşmış!” O cevap verir: “Evet, ya Rasûlallah, kazma

elimde toprakla meşgul oluyor ve bu sayede çoluk çocuğumun nafakasını kazanıyorum.”

Fahr-i kâinat efendimiz, -edep ve haysiyetiyle çalışan bütün işçilerin alnını öpercesine-

Hazreti Muaz'ı öpüp buyurur ki: “Bu eli Cehennem yakmaz.”
Bir başka gün de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'de

ashabı ile birlikte otururken genç yaşta dilenen bir fakir çıkagelir. Fakir, kendisinin ve

âilesinin aç olduğunu söyler ve yardım ister. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)

tarafından genç adamın evine gönderilen Hazreti Ali, adamın evinde çocuklar üzerine

örtülmüş bir kilim ve bir tencereden başka bir şey olmadığını görür. Bunun üzerine,

Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali'ye o kilim ve tencereyi pazarda

satarak parasıyla ip almasını emreder. Hazreti Ali söyleneni yapar. Peygamber

Efendimiz ipi fakir adama uzatarak, “Bunu al, dağlara git, odun toplayıp satarak para

kazanmaya çalış. Kırk gün evine hiç uğrama. Bu süre zarfında evin bütün ihtiyaçlarını

biz göreceğiz!” buyurur. Adam kırk gün sonra kazandığı paralarla Rasûlullah'ın

(sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir. Allah Rasûlü, ona Medine'de bir ticârethâne

 açtırır ve adam böylece geçimini sağlamaya başlar. Bu hadise üzerine Peygamber

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “... Sizden birinizin urganını

omuzuna alarak dağdan odun toplaması, sonra da onu sırtlanarak pazara götürüp

satmak suretiyle geçinmesi, herhangi bir kimseye gidip de ondan bir şey

istemesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Buyû, 15)
Ayrıca, Allah Râsulü, işçilerin haklarının korunması, ücretlerinin eksiksiz ve zamanında

 verilmesi, onlara güzel davranılması hususlarında da pek çok tavsiyede bulunmuştur.

Bu nebevî tavsiyeleri, yeri geldikçe zikredeceğimi belirterek, burada iki hadis-i şerifi

 hatırlatmakla yetineceğim: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bir keresinde, “Allah Teâlâ,

çalıştırdığı işçiden azami verim aldığı halde, onun ücretini tam ödemeyenin öteki

hayatta hasmı olacaktır!” buyurmuş (Buhârî, İcâre, 10); bir kudsî hadiste de şu ilahi

tehdidi seslendirmiştir: “Üç kimse, kıyamet gününde Beni karşısında bulacaktır:

Benim adımı kullanarak haksızlık eden; hür bir insanı satıp parasını yiyen; bir işçiyi

çalıştırıp da ona ücretini vermeyen!” (Buhârî, İcâre, 12, 15).
 

c) İşçilerle Alakalı Genel Hükümler

İslam alimleri, genel olarak, işçileri özel (hâs) ve ortak (müşterek) olmak üzere iki

kısımda ele almışlardır:
1) Özel işçi (ecîr-i hâs); bir anlaşma ile belirlenen süre içerisinde ve tayin edilen bir

ücret karşılığında sadece bir işveren için çalışan kişidir. Bu işçi, o süre zarfında sadece

kendi işverenine bağlıdır; başka bir işte çalışamaz. Bununla beraber, iş verildiği

taktirde hemen o işe koyulmak üzere işyerinde hazır bulunduğu sürece -o süre

içerisinde hiç iş olmasa da- ücretini alır. Bir aylığına tutulan hizmetçi, mevsimlik

ziraat işçisi ya da gündelikli inşaat ustası gibi kimseler ve devlet memurları bu

kategoriye dahildir.
2) Ortak işçi (ecîr-i müşterek) ise; doktor, muhasebeci, terzi ve marangoz gibi, sadece

 bir kişiye ya da bir kuruma değil de herkese iş yapan serbest meslek sahibi kimsedir.

Bu gruba dahil olanlar, sadece bir işverene bağlı çalışmazlar; bir anda pek çok kişiden

 iş kabul edebilir ama üzerlerine aldıkları o işi yapmadıkça ücrete hak kazanamazlar;

diğer bir ifadeyle, onlar yaptıkları iş başına ücret alırlar.
İslam'a göre; bir işçiye, onun gücünü aşan bir iş yüklememek gerekir. “Allah hiçbir

 kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.” (Bakara, 2/286) ayet-i

kerimesi, mü'minlere bu ilahî ahlakı öğretmekte ve -diğer manalarının yanında-

insanlara ancak altından kalkabilecekleri işleri tahmil etmek gerektiğini de

vurgulamaktadır. Peygamber Efendimiz, bu hususu da içeren bir hadis-i şerifte,

Müslümanların işçilere nasıl bakması lazım geldiğini şu sözlerle ifade etmiştir:

“İşçi kardeşleriniz sizin işlerinizi yapan kimselerdir. Allah onları ellerinizin altına verdi;

dileseydi sizi onların eli altına sokabilirdi. Öyleyse, yanınızda işçi çalıştırıyorsanız,

yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinden giydirin. Onlara güçlerini aşan bir iş

teklif etmeyin; eğer zor bir işi yapmalarını isterseniz, siz de onlara yardım edin!”

(Müslim, İmân, 38, 40).
İnsanları ancak yapabilecekleri işlerden sorumlu tutan ve herkesin durumunu,

konumunu gözeten İslam, bu prensibini çocuklar hakkında da öne çıkarmış ve onların
çalıştırılamayacağı hükmünü koymuştur. Onların önce eğitimlerini tamamlamaları

gerektiğini belirtmiş ve bu gayeye matuf bir iş olacaksa ona “evet” demiştir.

Bu itibarla da, Müslümanlığa göre, çocuklar ancak velilerin ve idarecilerin izniyle

bir sanatı öğrenmek için çalıştırılabilirler. Bu hususta İslam'ın bir inceliğini daha

görmek mümkündür; ona göre, anne-baba ücret mukabilinde kendi evlâdını

kendi işyerinde çalıştırabilir; fakat, çocukların kendi anne-babalarını ücretle

çalıştırmalarına izin yoktur; çünkü, İslam reşit ve imkan sahibi çocuklara

anne-babalarına bakma mükellefiyeti yüklemiştir.
Diğer taraftan, işçinin sağlığı ile oynayan hiçbir iş kolu, İslam'da tecviz edilmemiştir.

Zira, bir insanın hayatı, Allah katında bütün insanların hayatı kadar değer ve kıymete

sahiptir.(Maide, 5/32)Durum böyle olunca, yüzde yüz emniyet ve yüzde yüz sıhhat
kazandırılmadıkça, İslam bir işçiyi yerin derinliklerine salıp oralarda çalıştırmaya

asla razı olamaz. Zaten şuurlu hiçbir Müslüman işveren, böyle bir vebâli göze alamaz. Haddizatında,
böyle bir durumda bu mesele hiçbir zaman ferdin şahsî inisiyatifine

de bırakılamaz. Bu gibi iş yerlerini denetim ve kontrol altında tutmak devletin vazifesidir.
Ayrıca, işçiler, namaz ve oruç gibi farz ibadetleri yerine getirme hakkına sahiptiler.

Fukaha'dan İbn-i Abidîn'e göre, işverenin, işin yoğun olması sebebiyle vakit

namazlarında işçiyi camiye göndermeyip işyerinde ibadet etmesini istemeye hakkı

vardır; fakat, cemaatle eda edilmesi gereken cum'a ve bayram namazları bundan

müstesnadır. Meselenin özü; işveren, vakit kaybı oluyor gibi bahanelerle işçisinin

ibadetlerine mani olmamalı ve dinî görevlerini yapabilmesi hususunda ona imkan

tanımalı; işçi de bu hoşgörüyü istismar etmeden hem kulluğunun hem de işçiliğinin

hakkını vermelidir.
Büyük sermaye sahiplerinin ve kabile büyüklerinin kibir, açgözlülük ve hırsla işçileri

ve köleleri sömürdükleri câhiliye döneminde onların zulme dayalı düzenlerini altüst

ederek yeryüzünde Allah'ın emirleriyle şekillenen bir sosyal adalet sistemi oluşturan

İslam, zenginliği, fakirliği bir imtihan olarak kabul etmiş, işçilerin sömürülmesini

önlemiş ve bir manada sınıfsız bir toplum anlayışı geliştirmiştir. Bu itibarla da,

Müslümanlar arasında işverenler, içtimaî hayatta işçilerden daha aziz ve değerli

değildir; işçiler de işverenlere nazaran kıymetsiz ve değersiz kabul edilmemektedir.

Çünkü, İslam'da üstünlük takvâ iledir; ilim ve amel bakımından ilerde bulunan ve

Allah'a karşı saygı hisleriyle dopdolu olan bir kimse daha üstündür.
İslam fıkıhçıları, fertler çalışacak iş bulamazlarsa, devletin onlara iş bulmak ve

geçimlerini sağlayabilecekleri imkanlar hazırlamak zorunda olduğunu belirtirler.

Devlet, bir taraftan dilenmeyi, rüşveti, fâizi ve kumarı yasaklayıp bunlara mani olmalı;

diğer yandan da çalışmayı emrederek herkese uygun iş sahaları açmalıdır.

Hastaların, yaşlıların, kimsesizlerin ve yoksulların geçimini garanti altına almak da

devletin vazifeleri arasındadır.

ALINTI : Yazar M. Fethullah Gülen    13.Ağu.2007

Yorum (yok) Yorum yaz!